Küme Vakfı Teknoloji Politikası Programı Başkanı Ozan Ahmet Çetin, hava gücünde yaşanan doktrinel dönüşümü ve Türkiye'nin bu alandaki stratejilerini AA Analiz için değerlendirdi.
***
15 Haziran’da Edwards Hava Üssü’nden havalanan bir B-52 Stratofortress, kalkıştan kısa süre sonra düştü. Uçakta bulunan sekiz kişiden kurtulan olmadı. B-52, Soğuk Savaş döneminin ağır sanayi kapasitesini, nükleer caydırıcılık doktrinini ve kıtalararası menzil fikrini temsil eden önemli bir askeri platform olarak hala sembolik değer taşımaktadır. ABD ordusu, yeni radar sistemleri, modernize edilmiş motorlar ve güncellenmiş görev mimarisiyle bu bombardıman uçağını yirmi birinci yüzyılın ortalarına kadar hizmette tutmayı planlıyor.
B-52 ile ilgili planlar, havacılık tarihinin bu sembolüne düşülmüş nostaljik bir not değil. Değişen muharebe ortamında silahlı kuvvetler, geçmişten gelen kurumsal birikim ve platform mirasıyla yeni teknolojilerin dayattığı uyum gereksinimleri arasında denge kurmak zorunda. Bu, modern orduların karşılaştığı yapısal sorunlardan birini oluşturmaktadır.
Esas mesele, orduların yeni sistemleri eski zihinsel mimariler üzerine ne kadar süre etkin bir şekilde monte edebileceğidir.
Jet çağının büyük bölümünde hava kuvvetleri, muharebe gücünün merkezine insanlı savaş uçaklarını ve bombardıman uçaklarını yerleştirdi. Diğer unsurlar bu merkezin etrafında işlev kazandı. Tankerler uçağın menzilini genişletti, AWACS platformları hava resmini yönetti, uydular ise bilgi akışını sağladı. Uçak ve pilotun merkezde olduğu bu mimari, destekleyici unsurların menzili, farkındalığı ve vurucu etkisini artırmak amacıyla çalıştığı bir yapıyı ifade ediyordu.
Bu düzen artık zayıflıyor. İnsanlı uçak, muharebe gücünün merkezi olmaktan çıkarak daha geniş bir savaş sisteminin bir parçası haline geliyor. Bu nedenle devletlerin hava kuvvetleri kendi kurumsal kimliklerini yeniden gözden geçirmelidir.
Bu tabloda pilot, sensörler, elektronik harp unsurları, insansız platformlar ve uzaktan kullanılan silahlardan oluşan karma bir görev paketini yöneten komutan rolüne dönüşebilir. Bu değişim, ABD Hava Kuvvetleri’nin Collaborative Combat Aircraft (CCA) programında belirgin biçimde gözlemlenebilir. CCA yaklaşımı, insanlı savaş uçaklarının yanında görev yapacak yarı otonom hava araçlarıyla menzili, durumsal farkındalığı ve hayatta kalma kapasitesini artırmayı hedefliyor.
Türkiye’nin de yakalamaya çalıştığı dönüşüm bu doğrultuda ilerliyor. KAAN, bu dönüşümün insanlı savaş uçağı ayağını temsil ediyor. Ancak gelecekteki değeri yalnızca uçuş performansından ya da silah yükünden gelmeyecek. Asıl önemi, Bayraktar KIZILELMA, ANKA III, Bayraktar AKINCI ve Bayraktar TB-3 gibi insansız platformlarla veri paylaşabilmesi, hedef önceliklendirebilmesi ve görev dağıtımında oynayabileceği rol belirleyecek.
İnsansız sistemler, Türkiye’nin bu yeni yapıya en hızlı uyum sağladığı alanlardan birini oluşturuyor. Bayraktar TB2 ve AKINCI ile oluşturulan operasyonel ve endüstriyel birikim, artık KIZILELMA ve ANKA III gibi jet motorlu, daha düşük görünürlüklü ve daha yüksek riskli sahalarda görev alabilecek platformlara taşınıyor. TB-3 ise bu kabiliyetin TCG Anadolu üzerinden deniz boyutuna genişletilmesini temsil ediyor. Böylece Türkiye, hava gücünü karadan ve denizden üretebilecek esnek ve dağıtık bir yapı kurmayı hedefliyor.
Platformların marka ve haber değeri yüksek olsa da, asıl belirleyici olan bu unsurların toplamından nitelikli bir muharebe mimarisi üretilebilmesidir. Bu nedenle Türkiye için temel mesele, bağlantı, algılama ve etki zincirinin ne kadar bütünleşik kurulabildiği olacak. MURAD AESA radarı, T-Link ve taktik veri bağları, uydu kabiliyetleri, yerli hava-hava füzeleri ile Çelik Kubbe benzeri hava savunma ağları bu çerçevede anlam kazanıyor. Bu mimari henüz tamamlanmış değil. Ancak klasik pilot ve uçak merkezli hava kuvvetinden, ağ merkezli ve insanlı-insansız karma hava gücüne geçiş niyet ve emareleri gözlemlenebiliyor.
Bu dönüşüm harekat konseptiyle birlikte tedarik mantığını da değiştiriyor. Geleneksel savunma tedarikinde büyük platform merkezdeydi. Bir uçak tasarlanır, uzun yıllar geliştirilir, büyük maliyetlerle üretilir ve sonra ömrü boyunca çeşitli modernizasyonlarla ayakta tutulurdu. Bu model hala tamamen ortadan kalkmamışsa da yazılım, otonomi ve modüler faydalı yükler bu mantığı değişmeye zorluyor.
Bir diğer büyük değişim ise pahalı ve ucuz sistemler arasındaki gerilimden kaynaklanıyor. Soğuk Savaş sonrasının gelişmiş hava kuvvetleri, giderek az sayıda ama çok kabiliyetli ve çok pahalı platformlara dayanan bir modele yöneldi. Bu model kısa, kontrollü ve düşük yıpranmalı harekatlarda etkileyici sonuçlar üretebilir. Ancak uzun süren, yoğun tüketim yaratan ve kayıp riskinin sürekli yenilendiği savaşlar, hava gücünden farklı bir dayanıklılık mantığı talep ediyor.
Ukrayna ve İran gibi mevcut çatışma sahaları pahalı ve kusursuz görünen kuvvetlerin esasında kırılgan olabileceğini gösteriyor. Az sayıda kabiliyetli platforma dayanan konseptte birkaç gelişmiş unsurun kaybı stratejik bir boşluk yaratabilir. Bakım döngüleri uzadığında, mühimmat tükendiğinde, yedek parça aksadığında veya pistler baskı altına alındığında bu ileri teknolojiler sürdürülebilirlik sorunuyla karşı karşıya kalabilir. Aynı şekilde, ucuz bir dronu pahalı bir önleyici füzeyle vurmak bazen taktik olarak zorunlu olabilir. Ancak bu değiş tokuş uzun süre devam ederse stratejik olarak yıpratıcı hale gelir.
Bu nedenle, hava üstünlüğü de eskisi gibi geniş ve kalıcı bir hakimiyet anlamına gelmeyebilir. Gelecekte kuvvetler, belli bir bölgede ve sınırlı bir süre için üstünlük pencereleri açmaya çalışacaktır. Bu tabloda hava gücünün başarısı tek bir büyük zafer anından çok tekrar eden küçük avantajların birikmesine bağlı hale gelebilir.
Türkiye’nin son dönemdeki yönelimi de bu gerilimi gidermeye dönük bir arayış olarak okunabilir. Ankara, KAAN ve KIZILELMA benzeri yüksek değerli sistemlerden vazgeçmiyor. Ancak bu platformların etrafına daha ucuz, daha çok üretilebilir ve kaybı stratejik boşluk yaratmayacak bir harcanabilir sistem katmanı yerleştirmeye çalışıyor. Bu nedenle Türkiye’nin hava gücü dönüşümü beşinci nesil savaş uçağı ya da gelişmiş hava savunma sistemi üretme hedefiyle sınırlı değil. Ankara’nın uzun süreli yıpratma savaşlarında mühimmat tüketimini, platform kaybını, bakım temposunu ve maliyet değiş tokuşunu yönetebilecek daha esnek ve dayanıklı bir kuvvet yapısı kurma çabası içinde olduğunu görüyoruz.
Bu çabanın en görünür boyutlarından birini gezici mühimmatlar ve tek kullanımlık insansız sistemler oluşturuyor. Örneğin K2 Kamikaze İHA, Sivrisinek, Mızrak, KEMANKEŞ, KARGU ve ALPAGU gibi sistemler, Türkiye’nin pahalı platformların yanına daha düşük maliyetli etki üreticileri koyma arayışını gösteriyor. Bu sistemler klasik anlamda hava üstünlüğü sağlayacak platformlar değildir. Ancak düşman hava savunmasını yormak, radarları açığa çıkarmak, pahalı önleyici mühimmatları tükettirmek, kritik hedeflere sürekli baskı kurmak ve kısa süreli üstünlük pencereleri açmak için işlev görebilir.
Bu yaklaşım, hava gücünü tekil ve pahalı platformların bekasına bağımlı olmaktan çıkarıp, kayıpları absorbe edebilen, baskıyı sürdürebilen ve tekrar eden küçük avantajları operasyonel etkiye çevirebilen bir yapıya taşımayı hedefliyor.
Hava gücünün geleceği, farklı kabiliyetlerin nasıl bir araya getirildiği sorusunda düğümleniyor. B-52 gibi insanlı uçaklar, insansız sistemler, sensörler, veri bağları, hava savunma ağları, ucuz mühimmatlar ve yazılım katmanları birbirinden ayrı başlıklar değil; aynı muharebe mimarisinin parçaları. Bu nedenle yeni dönemde belirleyici üstünlük, en pahalı ya da en gösterişli platforma sahip olmaktan ziyade, riski dağıtabilen, kayıpları telafi edebilen, karar döngüsünü hızlandırabilen ve etkiyi sürdürülebilir biçimde üretebilen kuvvetlerin elinde şekillenecek.
[Ozan Ahmet Çetin, Küme Vakfı'nda Teknoloji Politikası Programı Başkanıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.


Yorumlar
Yorum yapabilmek için giriş yap veya üye ol