Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nden Öğretim Üyesi ve SETA Kıdemli Araştırmacısı Doç. Dr. Murat Aslan, Avrupa Birliği'nin Kıbrıs konusunda izlediği politikayı, Yunan ve Rum stratejilerinin etkisini ve Türkiye'nin konumunu detaylı bir analizle inceledi.
***
1947 yılında merhum Başbakan Bülent Ecevit tarafından yazılan "Olmasın Varsın" adlı şiir, Türk-Yunan kardeşliğini ön plana çıkaran önemli bir eserdir. Londra’daki gurbet yıllarında kaleme alınan bu şiir, Ecevit’in Yunanlarla olan kültürel benzerliklere vurgu yapmak istemesinin bir ürünüdür. Siyasete atıldıktan sonra ise bu eser, siyasi tartışmaların odağında yer almıştır. Ecevit, Yunanlara olan kültürel sempatisine rağmen, Kıbrıslı Türklere yönelik soykırımlara suskun kalamamıştır. İşte bu noktada, Türkiye'nin Kıbrıs ile ilgili duruşu, geçmişte yaşanan güvenlik endişeleriyle şekillenmiştir. Tripoliçe'de 23 Eylül 1821'de Yunanların Türklere karşı gerçekleştirdiği soykırımın anıları, Kıbrıs’ta gerçekleştirilen "Barış Harekatı"nın fitilini ateşlemiştir. Tripoliçe’deki trajedi hala uluslararası arenada yeterince gündeme gelmemiştir. Yunanların 1944'te Çamerya'da yaşayan Arnavutlara uyguladığı soykırım da benzer bir sessizlikle karşılaşmıştır. Bu sessizlik, yeni bir trajedinin önünü açmıştır. 1960'lı yıllardan itibaren Kıbrıs'ta Türklere yönelik şiddet, Tripoliçe ve Çamerya'dan farksızdır. Bu tarihsel bağlamda, Kıbrıs Barış Harekatı’nın önemi daha net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Geçmişteki soykırımlardan çıkarılacak dersler belirgindir. Askeri anlamda güçlü kalmak, siyasi olarak inisiyatifi elde tutmak, karşı tarafa argüman geliştirme fırsatı vermemek ve gerçeklere dayalı tutarlı bir strateji izlemek şarttır. Avrupa, Avrupa Birliği ve ABD’nin Türkiye karşısındaki "şartsız Yunan-Rum" yanlılığını da hesaplamak gerekmektedir. Bu nedenle, Ege ve Kıbrıs’ta yaşanan sorunların yönetilebilir seviyede tutulması Türkiye açısından elzemdir.
Türkiye ve Yunanistan arasında sorunların çözümüne yönelik yürütülen normalleşme ve olumlu gündem çalışmaları devam ederken, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis ve Savunma Bakanı Nikos Dendias’ın "yaramaz çocuk" tavırları süreci zaman zaman ileri, zaman zaman geri götürmektedir. Yunanistan, silahlanmaya olan düşkünlüğünü Amerikan ve Fransız askeri varlıklarıyla artırmış ve İsrail’i de bu denkleme eklemiştir. Bu durum, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin (GKRY) istenmeyen gerilimlerde "hazır asker" gibi pozisyon almalarına imkan sağlamaktadır.
Öte yandan, Rusya kaynaklı endişeler Avrupa'da, Yunan ve Rum sorunlarından kaynaklanan bıkkınlığı artırmıştır. Rus iş insanlarını Kıbrıs'ın güneyinde ve Yunanistan'da ağırlayan, finansal işlemlere yüksek komisyonlarla izin veren Yunan ve Rum bloğunun gölge filosu ile Rus petrolünü taşıması artık gizlenememektedir. Bu nedenle, Yunanistan ve GKRY, AB üyesi ülkelerin tepkisiyle karşılaşarak Rusya’ya uygulanacak yaptırımları veto etmiştir. NATO Ankara Zirvesi sonrası, Avrupa'nın Türkiye ile ilişkileri düzeltme çabaları, Yunan ve Rum engeline takılmaktadır. Yunan ve Rum çıkarlarından vazgeçmeden bir çözüm arayışı başlamıştır.
Bu ortamda, Yunan ve Rum ikilisinin yarattığı Kıbrıs'la ilgili yapay meseleler son bir ay içinde yeniden gündeme getirilmeye başlanmıştır. AB Komisyonu'nun Kıbrıs meselesindeki kararlılığı, Türkiye’nin Avrupa savunma sanayisi ve fonlarına katılımını engellemek isteyen Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ın etkisinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir.
Avrupa, savunma kapasitesini artırmaya çalışırken Yunan ve Rum ikilisi veto kartını kullanmaktadır. Türkiye dosyasını sunmasına rağmen SAFE programı için davete yanıt verilmemiştir. Bıkkınlık, Rus tehdidinin yoğun hissedildiği bu dönemde AB Komisyonu'nun bir çözüm arayışına girdiğini göstermektedir. Ancak bu, Türkiye ve Kıbrıs Türkleri lehine bir ortam yaratıldığı anlamına gelmemektedir. Annan Planı'nı Rumlar tarafından reddedilmesinde görüldüğü üzere, uzlaşmanın adil bir Avrupa yaklaşımını garanti ettiğini söylemek zor.
AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, 12 Temmuz'da BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile görüştü ve "Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde, AB ilke, değer ve mevzuatıyla uyumlu bir çözüm için ivmenin yeniden kazanıldığını" belirtti. Bu söylem, Yunan ve Rum savlarının bir teyidi niteliğindedir. Tarihte, Yunan bağımsızlığı, Megali İdea hayali, İngilizler tarafından ilhak edilen Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi gibi olaylar, Avrupalıların Yunanlara verdiği ayrıcalıkları ortaya koymaktadır.
Von der Leyen’in açıklamalarının ardından, AB Komisyonu Raffaele Fitto'yu Kıbrıs Özel Temsilciliğine atadı. Fitto’nun Yunan ideallerine geçmişteki desteği unutulmamalıdır. AB Komisyonu'nun Başkan Yardımcısı sıfatıyla, AB fonlarını "araç değil, silah olarak" kullanma yetkisi bulunan Fitto’dan Rumlar aleyhine bir tavır beklemek gerçekçi değildir. Ayrıca, Kıbrıs dosyasında üç garantör ülkenin dışarıda tutulması ve AB’nin BM ile işbirliği içinde bu meseleyi sahiplenmesi, garantörlük anlaşmalarını işlevsiz hale getirmektedir. Yunan tarafının, Ege, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs meselelerini her zaman AB-Türkiye sorunu olarak gördüğü unutulmamalıdır. Bu yüzden Von der Leyen’in girişimi, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz dosyalarını AB-Türkiye meselesine dönüştürme yolunda bir adım olarak değerlendirilebilir.
Guterres’in 27-29 Temmuz’da Kıbrıs’ın hem güneyine hem de kuzeyine yapacağı ziyaret, AB ile yapılan istişarenin ardından geldiği için önemli bir boyut taşımaktadır. Guterres, Rumların 2004 referandumundaki tutumu ve Crans-Montana’daki ikiyüzlülüğünün farkındadır. Bu kadar büyük bir güvensizlik ortamında Guterres, daha stratejik ve ketum bir tavır sergilemeyi tercih etmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile olan ilişkilerinin emsal niteliğinde olması, Guterres’i AB, Yunan ve Rum üçlüsü için ideal bir aracı haline getirmektedir. Muhtemelen bu durumun farkında olan Guterres, görev süresi bitmeden bu meselede önemli bir gelişme sağlamak ve tarihe geçmek istemektedir.
Guterres’in kapalı tutumuna rağmen, BM Kıbrıs Özel Temsilcisi Maria Angela Holguin Cuellar'ın planı basına yansıdı. Independent’e göre Holguin, "klasik federal modelden uzaklaşan daha gevşek bir yapı" öneriyor. Rum tarafının "federasyon", Türk tarafının "iki eşit devlet" talepleri bir kenara bırakılarak "konfederasyon" ihtimaline aynı anda hitap etmek amaçlanıyor.
Böyle bir taslak, belirsiz bir yapının habercisi gibidir. Habere göre, "iki kurucu devlet siyasi eşitlik temelinde var olacak, günlük yönetim büyük ölçüde kurucu devletlere bırakılacak, merkez ise dış politika, savunma ve AB ilişkileri gibi ortak alanlarla sınırlı olacak." Ayrıca, "güvenlik ayağında 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın yerine NATO merkezli bir model ve sınırlı çok uluslu güç kurulması" planlanıyor.
Bu haber doğruysa, garantörlük kağıt üzerinde var, uygulamada yok hale geliyor. Konfederasyon algısıyla federatif bir sistem kurgulanıyor. Diğer bir ifadeyle, Rumların taleplerine "kibar bir ifadeyle" AB garantileri ve NATO yanılsamasıyla bir yol açılıyor. Böyle bir konjonktürde, Kıbrıs Barış Harekatı'nın yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın KKTC’ye yapacağı ziyaretin önemi artıyor.
Türkiye'nin Kıbrıs ile ilgili görüşmelerdeki amacı açık bir şekilde belirlenmiştir. Yunan ve Rumların geçmişte yaptıkları soykırımların tekrar yaşanmaması gereklidir. Herhangi bir taviz, Kıbrıs Türklerinin adadan silinmesi anlamına gelir. İkinci önemli nokta, Türkiye’nin güvenliğidir. Türkiye, çevreleme girişimlerine izin vermeyecektir. Ege adalarının silahlandırılması ve bölgeye diğer devletlerin sokulması karşısında Yunan ve Rum ikilisine güvenilebilir mi?
Türkiye, Annan Planı’na "evet" derken, referandumda "hayır" oyu kullanan Rumların ve Yunanların niyetlerinin farkındadır. Bu nedenle, sürecin ustalıkla yönetilmesi ve Yunan-Rum maskesinin açığa çıkarılması şarttır. Yunan-Rum ikilisinin "AB maskesi"yle yaptığı gösteriyi Türkiye’nin onaylaması beklenemez.
[Doç. Dr. Murat Aslan, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Öğretim Üyesi ve SETA Kıdemli Araştırmacısıdır.]
* Makalelerdeki görüşler yazara aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.


Yorumlar
Yorum yapabilmek için giriş yap veya üye ol